Nefreti değil, sevgiyi paylaşalım

Akşamın biraz ilerleyen saatinde, omzuma dokunan bir el ile uyandım. Komşu teyze; “Kalk kızım bize geçelim,” dedi. Altı yaşlarındaydım. Uykulu halimle ne demek istediğini anlayamamıştım. Yataktan kalktım, birlikte yan taraftaki eve geçtik. Uykum açılmıştı. Pencereye yaklaştım, çok güzel bir akşamdı. Gökyüzü laciverde bürünmüş, yıldızlar pırıl pırıl parlamaktaydı. Hani elimi uzatsam değecek gibiydiler. Uzun süre gökyüzünü seyrettiğimi hatırlıyorum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Beni tekrar bizim eve götürdüler. Bir kardeşim olmuştu.

Evinde kaldığım komşumuz Roman bir aileydi. Üç kızı vardı. En küçüğü arkadaşımdı, adı Güler’di. Tertemiz bir aileydi.  O mahalleden taşındıktan yıllar sonra bile görüşmeye devam ettik. Ne yazık ki arkadaşım balkonda otururken bir maganda kurşununa kurban gitti.

Aynı mahallede Ermeni bir aile vardı. Kızlarının adı Agavni’ydi. O da benim arkadaşımdı. Hatta çocukça didişirken, tırnağı benim çenemi çizmişti. Bugün bile izi durur.

İlk çocukluğumda babamın esnaf arkadaşlarının çoğu Doğu’dan gelme Kürt vatandaşlardı.  Beni kendi çocukları gibi korur, kollar, sahip çıkarlardı. Rahmetli babam onlarla konuşa konuşa neredeyse Kürtçeyi söker hale gelmişti.

En iyi komşularımız Pomaklar olmuştu. Malkara, Pehlivanköyü’nden İstanbul’a gelmişlerdi. Elleri, sofraları çok bol komşulardı. Küçük kızları Ayşe, benim kan kardeşimdi. Fatma teyzenin Patriot böreğinin tadı, bugün bile damağımdadır. Hâlâ görüşüyoruz. Allah sağlık versin.

İş hayatımda iki Ermeni, iki de Yahudi dostum oldu.

Birisi Hırant Usta. Sultanhamam’da matbaa sahibiydi. Bizim şirketin basılı malzemeleri hep ona verilirdi. Hayatımda gördüğüm en dürüst esnaftı. Hem dürüst hem de işinde çok titizdi. Artan kâğıtlardan bizlere notluklar hazırlardı. Hani şimdi para ile aldığımız not kâğıtlarından. Beni çok severdi. Değerli kitaplarımı ciltler, üzerlerine altın yaldızlarla adımı yazardı. Askerken, kaza sonucu bir gözünü kaybetmişti. Bu nedenle de “kimse beni istemez” diye bir duyguya kapılmış, evlenmemişti. Ablasıyla yaşıyordu. Çırak olarak yanına aldığı Müslüman Türk gencini, yerine usta olarak yetiştirmişti. Nurlar içinde yatsın.

Diğeri, Alis Hanım. Büyük bir işyerinde mesai arkadaşıydık. Oğlu, lisede okurken bir kan hastalığına yakalanmış, bir türlü çaresi bulunamamış ve bu nedenle de bir yıl lise eğitimine ara vermişti. O yıllarda Karaköy’de çalışıyorduk. Ramazan ayındaydık ve öğle tatillerimizde taksi tutar, cami gezerdik. Bir gün yine Eyüp Sultan Camii’ne gitmeye karar verdik. Alis Hanım; “Ben de sizinle gelebilir miyim,” dedi. Sevinçle kabul ettik. Hep birlikte Eyüp Sultan’a gittik. Orada gözyaşları içinde oğlu için dua ederken bizi de ağlatmıştı. Daha sonra o da bizi Noel zamanı Galatasaray’daki St. Antuan Katolik Kilisesi’ne götürdü.  İlk kez bir kilise görmüştüm. Hep birlikte Noel ayinini seyrettik, Allah’ımıza dua ettik. Oğlu iyileşti ve tahsiline devam etti. Alis Hanım oğlunun iyileşmesini Eyüp Sultan’da ettiği duaya bağladı. “Orada ettiğim dua kabul oldu” der, başka bir şey demezdi.

Hayatıma giren iki Yahudi’nin ikisi de Jak’ tı. Birinci Bay Jak, yine Sultanhamam’da çalışırken bizim firmadan kumaş satın alırdı. Bize göre oldukça yaşlıydı. Ona çok değer verir, hürmet ederdik. O da buna karşılık beni görmeden firmadan gitmezdi. Kapıdan içeriye girince “Hanım kızım nerede,” diye önce beni sorardı. Nurlar içinde yatsın.

İkinci Jak ise meslekte ikinci öğretmenimdi. Birinci öğretmenim Trabzonlu bir Müslümandı. Mesleği ondan öğrendim. Bize bağıra çağıra meslek öğretmişti. Nurlar içinde yatsın. İkinci öğretmenim Bay Jak’ a gelince; bana bilgisayarı ilk öğretendir. Yanıma oturur, tek tek, her bir tuşun yerini ayrı ayrı anlatarak ve de not aldırarak bilgisayarı öğretmişti. İlk öğrendiğim program Lotus idi ve Bay Jak öğretmişti.

Bir gün yine hafta sonunda çalışıyoruz. Gelir Vergisi zamanı ve çok yoğunuz. Öğleden sonra Bay Jak ortadan kayboldu. Uzun süre de gelmedi. Yine Ramazan ayındayız ve ben oruçluyum. Tam iftar yaklaşırken içeri girdi, mutfağa geçti. Hafta sonu olduğu için mutfak görevlisi yoktu. İçeride uzun süre bir şeylerle uğraştı. Tam iftar vaktiydi, içeriden seslendi: “Hadi ablam, sofra hazır, iftarını yap, Allah kabul etsin.” Mutfağa geçtim. Sofrada yok, yoktu. Pastırmasından, pidesine kadar her şeyi almıştı. Hatta pide kuyruğuna girmiş, uzun süre kuyrukta beklemişti.

Her yeni çıkan tebliği okumaya üşenir, telefon açar ona sorardım. İlk akreditif işlemlerini de ondan öğrendim. Masamın üzerine bırakılan 16 adet proforma faturayı tek tek tercüme edip, bana yol göstermişti.

En iyi arkadaşlarım arasında Aleviler de vardı. Ben Alevi kültürünü özellikle de türkülerini çok severim. Yıllar sonra siyaset hayatımda en iyi dostlarımdan birisi Diyarbakırlı bir Kürt oldu.

Roman, Kürt, Pomak, Alevi, Ermeni, Yahudi, Türk ve diğerleri. Diğerlerini de yazsam roman olur. Fazla uzatmamak için yazmıyorum.

*
Bütün bunları neden mi yazdım?

Bugün içinde bulunduğumuz düşmanlıkları gördükçe çok üzülüyorum. Sosyal sitelerde aynı vatanın evlatlarının birbirlerine ettikleri ağır hakaretleri gördükçe içim acıyor. Aynı vatanın evlatları birbirlerini öldürüyor, Müslüman, Müslümanı katlediyor. Nedeni ise malûm; en tepelerden ekilen kin ve nefret tohumları…

Biz bu değiliz ve olmamalıyız.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinde yaşayan herkes kardeştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Ortak değerlerimiz vardır. Bunun ırkçılıkla değil, bu vatana olan aidiyet duygusuyla ilgisi vardır. Bu nedenle Mustafa Kemal AtatürkUlus Devlet’i inşa etmiştir; harcımız güçlü olsun, kimse bizi yıkamasın diye…

Cenneti sadece öbür dünyada zannedenlere de bir çift sözüm var:

Kalbinde en ufak bir kin kırıntısı bulunduranların hem bu dünya da hem de ahirette, cenneti bulmaları mümkün değildir. Kalplerdeki kin ve öfkenin yerini sevgi almadıkça Müslüman dünyanın kurtuluşu ise asla ve asla mümkün değildir. Yunus Emre’nin dediği gibi:

Bir tek gönül kırdın ise
Bu kıldığın namaz değil
72 millet dahi
Elin yüzün yumaz değil!

İslam kelimesinin kökeninin “silm” ve “selam” dan geldiği söylenir. Barış ve sevgi demektir. Bir dinin adında barış ve selam varsa, bunun üzerinde oturup çok iyi düşünmek gerekir.

Sözlerimi rahmetli Prof. Dr. Salih Akdemir’in hepimize ışık tutacak bir cümlesi ile bitirmek istiyorum:

“Yaşam, zaman geçirmek için değil, varlık ile bütünleşerek ve dolayısıyla ilahî akışa dâhil olarak bir şeyler yapmak içindir! O halde, ilahî bir varlık olarak bizlere düşen, eğer hâlâ olmadı isek, şimdi kendimiz olmak ve böylece dünyamızda sevginin, barışın, adaletin, dürüstlüğün ve evrensel kardeşliğin egemen olduğu bir dünya oluşturmak için çabalamaktır. Bunun dışında başka bir kurtuluş yolu yoktur. 0 halde bu gerçeği bir an bile aklımızdan çıkarmayalım!”

Her şey bizim elimizde…

Bu andan itibaren silkelenelim ve kalplerimizi temizlemeye başlayalım.

“Sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.”

Sevgiyle ve dostça kalın…

Tülay Hergünlü – SMMM

Bunları da sevebilirsiniz